Showing posts with label TURKISH. Show all posts
Showing posts with label TURKISH. Show all posts

Sunday, November 14, 2010

Osmanlı Donanmasında Buhar ve Zırh Devrimi 1830-1876

Toplumsal Tarih dergisinin Haziran 2010 sayısının dosya konusu "Modernleşme Sürecinde Osmanlı Askeri Tarihi". Bence makalelerden Emir Yener'a ait "Osmanlı Donanmasında Buhar ve Zırh Devrimi 1830-1876"* ilginç bir yazı. Makale yazarın yüksek lisans tezi esas alınarak kurgulanmış: Iron Ships and Iron Men: Naval Modernization in the Ottoman Empire, Russia, China and Japan from a Comparative Perspective, 1830-1905 (Yüksek Lisans Tezi, Boğaziçi Üniversitesi, 2009). Yazarın konuyla ilgili bir kitabı var: From the Sail to the Steam: Naval Modernization in the Ottoman, Russian, Chinese and Japanese Empires 1830-1905 (Saarbücken, Lambert Academic Publishing, 2010).

"19. yüzyıl dünya tarihinde deniz gücünün altın çağıydı...Makineleşen savaş filolarının katlanarak artan stratejik hareketliliği ve ateş gücü sayesinde Batı devletleri [sic] 1815 yılında dünya topraklarının %35'i oranındaki hakimiyet oranını 1914 yılında %85'e çıkartabilmişlerdi...19. yüzyıl dünyasında Osmanlı İmparatorluğu da taşıdığı büyük güç sıfatını koruyabilmek için kendi deniz kuvvetlerini sürekli yenilemek üzere çaba göstermiştir. Bu çaba Sultan Abdülaziz'in saltanatı sırasında dünyanın dördüncü büyük zırhlı filosunun kurulması ile doruğa ulaştı. Ne var ki...93 Harbi'ni izleyen 20 yıl içerisinde bu devasa filo adeta eriyip yok oldu." [1]

1853
'de Sinop Savaşı'nda Ruslar Osmanlı Donanması'nı yok ettiler: Amiral Pavel Nakhimov filosunu büyük bir maharetle yönetti. Bu savaş yelkenli gemilerle yapılan son büyük deniz savaş sayılsa da her iki tarafta buharlı küçük savaş gemileri vardı. Kırım Savaşı'nda Fransız Lave sınıfı floating battery'ler başarılı olunca, özellikle Kinburn Savaşı'nda, bütün büyük donanmalar yelkenli savaş gemilerinin zırhlı buhar makineli savaş gemileriyle yenilemeye başladılar.

"Buharlı gemi emperyalizmin en önemli silahlarından birisi olarak böylece [buharlı gemiler sayesinde Batı donanmalarının küresel erişim kazanmaları] ortaya çıktı. İlk buharlı gemiler her ne kadar asker sevkiyatında ve geleneksel muharebe birimleri olan yelkenli kalyonları yedekleme işlerinde vazgeçilmez olsalar da, yeterli miktarda silah taşımalarını engelleyen çarkları yüzünden en fazla filo destek üniteleri olarak kalmaya mahkum olmuşlardı. Bu durum 1840'larda uskurun icadi ile değişti." [2]

İlk uskurlu kalyon Fransız donanmasına 1850 yılında katılan Napoléan oldu. Ünlü Fransız deniz araçları tasarımcısı Henri Dupuy de Lôme tarafından tasarlanan bu savaş gemisinin yelkenleri de vardı ve ahşaptı. Kırım Savaşı'nda tüm dikkatleri üzerine çekmişti.

"Buhar makinesinin savaş filosunu dönüştürmesinin ardından gelen ikinci adım, gemilere metal zırh kaplanması idi...Ancak yangın mermilerinin yaygın kullanıldığı Doğu Asya'nın aksine, Avrupa sularında genel norm som demir gülleler kullanmak olduğundan gemi zırhlanmasına ihtiyaç duyulmamıştı. Bu durum 1822 [3] yılında Fransız ordusundan Albay Paixhans'ın yangın mermisi atan ağır bir top üretmesi ile değişti."

"1859 yılında tamamlanan [Fransız] Gloire, tarihin ilk açık deniz zırhlı muharebe gemisi idi ve 36 top taşımaktaydı. Gövdesi ahşap üstüne demir kaplama idi."

"...İngiliz donanmasından bir Kırım Savaşı gazisi olan Albay Cowper Coles ise çapları ve boyları giderek büyüyen topların makul boyutlarda bir gövdeye nasıl yerleştirilecekleri sorununa 1862 ylında döner top kulesi ile etkili bir çözüm geliştirdi. Top kulesi ayrıca yelkenin de
kesin sonunu getirmiştir...1873 yılında genç İtalyan donanması için kızağa konulan Duilio ve Dandolo [4] zırhlıları iki adet top kulesinde toplam dört adet 17 pusluk top taşıyor, çelikle güçlendirilmiş bir zırh kuşağı ile korunuyor ve hiçbir yelken taşımıyorlardı. Onların inşası ile beraber modern zırhlı savaş gemileri çağı kesin olarak başladı. Artık deniz gücü olmak zırhlı sahibi olmak ile belirlenecekti." [5]

1830 Londra Antlaşması ile Yunanistan bağımsızlığını kazanıp barış geldiğinde Osmanlı donanması tükenmiş durumdaydı:
* Napolyon'un 1798 Mısır seferinden beri süregelen aralıksız savaşlar,
* Navarin Savaşı'nda (1827) uğranılan çok ağır kayıplar,
* Yunan ayaklanması nedeniyle çok önemli olan Rum leventlerin atılması.

"Barışın tesis edilmesiyle beraber Sultan II. Mahmud donanmayı tekrar ayağa kaldırmak için harekete geçti. Bu yenileme programının üç temel amacı kaybedilen gemilerin yerine en son teknolojik sistemde yeni birimler koymak, mürettebat kıtlığı sorununa çözüm getirmek ve kifayetlerini yükseltmek ve en önemlisi, donanmanın idaresini merkezileştirip subayları profesyonelleştirmek olarak özetlenebilir.

Osmanlı İmparatorluğu'nun hem gemi yapımı için elverişli malzemeler açısından zenginliği hem de ... Tersane-i Amire'nin kifayeti özellikle yabancılar tarafından sık sık dile getirilmiştir." [6].

Mahmudiye, Haliç'teki Tersâne-i Âmire tarafından 1829'da yapıldı ve 1875'e kadar kullanıldı. Uzunca bir süre süre için dünyadaki en büyük savaş gemisiydi.

Görünüşe göre Osmanlılar'ın
iyi amiralleri ve denizcileri pek yoktu, ama yelkenli savaş gemisi yapmasını iyi biliyorlardı: 

"Mahmudiye (1829), ordered by the Ottoman Sultan Mahmud II and built by the Imperial Naval Arsenal on the Golden Horn in Istanbul, was for many years the largest warship in the world." [7]


Bozuk ilişkiler nedeniyle İngiltere ve Fransa'dan teknoloji alamayan Osmanlı İmparatorluğu Amerika  Birleşik Devletleri'ne yöneldi:

"Yetenekli gemi yapımcısı Foster Rhodes Kaptanıderya [sic] Çengeloğlu Tahir Paşa'nın koruması altında birçok gemi inşaat etmiş, ayrıca buhar gücünün Osmanlı donanmasına girişine büyük katkıda bulunmuştur...Yerel inşaatlar Foster Rhodes'in buharlı gemi inşaatı için düzenlediği Aynalıkavak Tersanesi'nde gerçekleştirilmişlerdi.


Osmanlı donanmasında ilk buharlı filotila 1848 yılında inşa edilen dört adet Taif sınıfı [8] yandan çarklı fırkateyn ile kuruldu...1851 yılında Mısır Hıdivi [sic] Abbas Paşa tarafından Sultan Abdülmecid'e hediye edilen 22 toplu Muhbir-i Sürûr fırkateyni ise Osmanlı donanmasının ilk uskurlu savaş gemisi oldu.

Donanma için insan gücü kıtlığını çözmek ise gemi inşaatı kadar kolay olmadı...mürettebat kıtlığı sorunu hiçbir zaman tam anlamıyla çözülememiştir.

1845 yılında donanma ıslahatını yürütmek içim kurulan Meclis-i Bahrî'nin çalışmaları 12 Mart 1867 tarihinde Tersâne-i Âmire ve Donanma-i Hümayûn iaderelerinin birleştirilmesi, Kaptanıderyalık [sic] makamının ilgası ve Bahriye Nezareti'nin kurulması ile sonuçlandı." [9]

Görünüşe göre Mekteb-i Bahriye 1851'de Heybeliada'da açılıyor. Ayrıca:
 
"...Meclis-i Bahrî''nin 1853 tarihli rütbe reformu ile deniz subaylarının rütbeleri açık ve net bir hiyerarşi ile yeniden düzenlenmiştir." [10]

Mesudiye, Aralık 1875'de hizmete girdi ve 13 Aralık 1914'de İngiliz B11 denizaltısı tarafından Çanakkale'de batırıldı.

Osmanlılar, Kırım savaşı sonrası çağa ayak uydurmak için çok sayıda savaş gemisi yaptırdılar. Örneğin İngiltere'den satın alınan ve 1875 yılında teslim alınan Mesudiye "ironclad" için:

"..hizmete girdiği sırada dünyanın en büyük savaş gemisiydi..." [11]

deniyor. Bu iddia doğru olmayabilir, ama muhtemelen aynı zamanda sipariş edilen ama teslim edilmeyip İngiliz donanmasına katılan savaş gemileri için ArGe masraflarını Osmanlı hükümeti yüklendi!

"İki yüzden fazla İngiliz ustabaşı ile kalifiye işçi gerekli teknik deteğin sağlanması için istihdam edilmekteydi. Tersâne-i Âmire imparatorluğun en büyük sanayi kuruluşu haline geldi.

Ne var ki, Osmanlı İmpaeratorluğu'nu birinci sınıf bir deniz gücü haline getiren bu olağanüstü atılım ekonomik olarak çok ağır sonuçlara yol açtı....Silahlanma programı ancak kontrolsüzce alınan dış kredi ile yürütülebiliyordu ki bu borçlanma, 1873 küresel finans krizi ardından 1876 Osmanlı moratoryumuna yol açacaktı." [12]

"1876 yılında Aziziye zırhlısına atanan Mülazım Süleyman Nutkî, savaş filosunun bu en güçlü üyelerinden birinde düzen ve disiplin yerine noksan mürettebat, baştan savma talim ve alaylı-mektepli olarak ikiye bölünmüş, birbirinden nefret eden bir subay kadrosu bulunca şaşırmştı. Ne yazık ki bu resim dış kredi ile kurulmuş etkileyici zırhlı filosunun ardında yatan esas görüntüyü yansıtmaktaydı...Rusya Karadeniz'de savaş filosu kurmaktan men edildiği için '93 harbi (1877-78) esnasında Osmanlı donanmasın karşısında bir avuç mayın gemisi ve silahlandırılmış ticaret gemisi haricinde bir güç bulunmuyordu. Bu duruma rağmen sonuç tam bir fiyasko oldu...Halbuki Osmanlı donanması mevcut gücünün yarısıyla bile hamlede bulunsa yapacağı bir çıkartma ile Balkanlar'da ilerleyen Rus ordusunun ikmal hattını kesip büyük bir zafere imza atabilirdi.

Maliyeyi iflasa sürükleyen donanma programından alınan bu olumsuz sonuç hem yönetici kesimde hem kamuoyunda büyük infiale yol açtı. "Donanma istemezük!" solganı duyulan yaygın tepkiyi ifade etmekteydi. Sultan II. Abüdlhamid saltanatında Osmanlı imparatorluğu deniz gücü olmak iddiasını kesin olarak kenara koydu. Artık öncelik savaş filosuna değil istihk
âmlar, mayınlar ve torpil gemilerine dayalı sahil müdafaa stratejisine verilecekti." [13]

"Ancak kıyı savunmasında da aşırıya kaçılarak çekirdek bir savaş filosunun olsun korunamaması neticesinde, Ege Denizi'nin savunması aşındı ve Balkan Savaşları'nda Yunanistan'ın Ege adalarını ele geçrimesine engel olunamadı." [14]

Bence Osmanlılar'ın yarım yüzyıla yakın bir süre donanmaya çok büyük kaynak ayırıp çok az sonuç almaları "akılsızca" silahlanmaya çok güzel bir örnek. Doğru dürüst yüksek okullar açmadan, hiçbir ArGe merkezi kurmadan "şark kurnazlığı" ile kestirme yollardan ilerlemeye çalışmak çok büyük bir hata. Savaş gemileri güçlü bir donanmanın görünen yüzü, ama bunları etkin kullanabilecek yöneticiler ve subaylar olmadan ve sürekli dış borçla mühendislik satın alarak ne elde edilebilir? Osmanlı hükümetleri donanmaya bu kadar kaynak ayırırken tam olarak ne öngörmüşlerdi? Bu kadar uzun bir süre bu kadar ölü bir yatırım yapmakta ısrar edilmesine şaşırmamak elde değil. Muhtemelen Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruyup çökmesinde bu "akılsızlığın" ciddi bir etkisi var.


* Emir Yener, "Osmanlı Donanmasında Buhar ve Zırh Devrimi 1830-1876", Toplumsal Tarih, Tarih Vakfı, Haziran 2010, s.54-60

[1] s.54
[2] s.55
[3] Wikipedia'daki Paixhans Gun maddesinde 1822-3 yılları ve General rütbesi belirtiliyor.
[4] Wikipedia'da bu savaş gemileri Caio Duilio ve Enrico Dandolo olarak görünüyor.
[5] s.56
[6] s.57  
[7] Wikipedia'da Mahmudiye maddesi.
[8] Türkçe Wikipedia'da Mecidiye Sınıfı diyor: Dağılma dönemi Osmanlı donanması.
[9] s.57  
[10] s.58 
[11] s.59. Wikipedia'da Ottoman battleship Mesudiye maddesinde "she was the largest casemate warship ever constructed...at the time was considered one of the most powerful warships in the world." deniyor.
[12] s.59
[13] s.60
[14] s.60

Sunday, October 31, 2010

Çanakkale Üzerinde Bir Şahin: Hans Joachim Buddecke (1890-1918)

Hans Joachim Buddecke* (22 Ağustos 1890 – 10 Mart 1918) erken dönem Alman aslarından bir Birinci Dünya Savaşı uçucusu, "Chef der Flieger auf Galipoli"**. Buddecke, Mayıs 1916'da Prusya Krallığı'nın en önemli askeri madalyası olan Pour le Mérite ile ödüllendirildi: Max Immelmann ve Oswald Boelcke'den sonra bu madalyayı alan üçüncü pilot. Buddecke, Lens, Fransa üzerinde Naval 3, RNAS'a ait Sopwith Camel avcı uçaklarıyla yapılan bir hava savaşında öldü. Asker olan babası, ölümünden sonra 1918'de anılarını "El Schahin" adıyla yayınladı. Önsözde "Bu anılar, İzmir'de bulunduğu sırada yazıldı" diyor. Bu kitabı Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları Bülent Erdemoğlu çevirisiyle yayınladı***. Zaten ben de ondan bu kitap sayesinde haberdar oldum.

Çevirmen, "Askeri havacılığımızın kuruluşunda emeği geçenleri, Kıbrıs'ta Amerikan ambargosu sonucu alçaktan uçmak zorunda kalarak şehit düşürülen Pilot Yüzbaşı Cengiz Topel başta olmak üzere görev başındaki tüm havacılarımız ile görevi sırasında can vermiş havacılarımızı burada saygıyla anmak istiyorum." [1] diyor. Eskişehir konuşlu 112. Filo'nun bir uçucusu olan Hv. Plt. Yzb. Cengiz Topel, 8 Ağustos 1964'de Yunan hücumbotlarına alçak irtifadan F-100D Super Sabre uçağıyla saldırırken uçaksavar ateşiyle düşürüldü. Uçağının kendi attığı bombalardan isabet alarak düştüğü de söyleniyor [2]. "Amerikan ambargosu sonucu alçaktan uçmak zorunda kalarak sehit düsürülmesi" açıklamasının pek doğru olduğunu sanmıyorum: çok hızlı yön değiştiren gemilere güdümsüz bombalarla alçak irtifadan saldırmak garip değil. Zaten Amerikan ambargosu Şubat 1975-Eylül 1978 arasında gerçekleşti.

Kitabın başında Türk askeri havacılığının doğuşunun güzel bir özeti var. Çevirmen, 2008'de Çanakkale'de tesadüfen tanıştığı emekli eczacı Şevki Suda'dan öğrendiklerini yazıyor:
"... babam hep anlatırdı, savaşta Bodege diye bir Alman pilotunu bire bir tanımış." Bunun üzerine 1940 doğumlu Şevki Suda'dan 1888 doğumlu Hüseyin Kazım Suda'dan dinlediklerini anlatmasını rica ettim. Girit'in Hanya kentinde doğan Yargıtay'dan emekli Hüseyin Kazım Suda, Hukuk Fakültesi'nde öğrenciyken 1915'teki Seferberlik'te okulu bitirmeden İstanbul'da askere alınıyor. Rumca bildiğinden, sivil giysili istihbaratçı olarak askerlik görevini yapmaya başlıyor. Çanakkale savaştan dolayı boşaltılınca, Suda ve ailesi Çanakkale'nin kuzeyindeki Özbek Köyü'ne göçüyor. Hüseyin Kazım Bey savaş sırasında herhalde bu taşınma işine yardım için olsa gerek, kısa süreli bir izinle ailesinin yanına geliyor. Bu sırada "Mülazım Bodege"nin hava çarpışmalarının tanığı oluyor....Bodege Çanakkale'de çok bilinen bir adam. Ölüm haberi gelmiş kente. Millet bayağı bir matem yapmış. Kim olduğunu biliyorlar. Çünkü Bodege burada halkın arasında yaşarmış." [3]

Anılar, yazarın Hassa Alayı'nda Teğmen iken "görmek" için İndianapolis'e gitmesiyle başlıyor. Burada ilk uçağını satın alıp kendi kendisine pilotluğu öğreniyor. Buddecke tam da uçak üretimi için bir grup işadamıyla anlaşmak üzereyken Birinci Dünya Savaşı çıkıyor. Vatansever Alman genci kimliğini gizleyerek ülkesine dönüyor ve askeri pilot oluyor: "Indianapolis'te yaşayan tüm Alman aileler, geniş bir salonda toplanarak, Kayzer ve vatan için üç kez "Hurra!" diye bağırdılar. Birbirimize danışarak Almanya'ya nasıl gideceğimizi konuştuk. Yaşlı Amerikalı Almanlar bizim için önemli ölçüde yardım sağlamışlardı. New York'a ilk olarak ben gittim...Benim kadar çok çabalayan yoktu." [4]

Buddecke'nin düşürdüğü 13 uçağın listesi kitapta yok, ama Internet'de var. Kitapta genel olarak tarihlerin ve uçtuğu/düşürdüğü uçak modellerinin belirtilmemesi talihsizlik. Görünüşe göre Fokker Eindecker, Fokker E.III [5], Halberstadt D.II ve Pfalz D.IIIa ile uçmuş.

Buddecke, ilk hava savaşlarını ve Braunschweig Dükü ve Prens August Wilhelm'in ziyaretlerini anlatıyor. Sonra, Türkiye'ye gitmek için gönüllü oluyor ve Aralık 1915-Nisan 1916 arası Gelibolu'da uçuyor: ulaşım çok zor ve yaşam koşulları pek zorlu: "Gelibolu'da büyük bir pilot sıkıntısı vardı. Düşman uçak birlikleri, bombalamak istedikleri her yere sorunsuzca gelebiliyorlardı...İyi pilotlarla donanmış üç Fokker [avcı uçağı], artık kendisini gösterebilirdi. Üç pilot, altı teknisyen ve bir çevirmenden oluşan birliğin yönetimi bana verildi. Gerekli diğer kişilerle araç gereci, kendim bölgeden bulacaktım." [6]

Buddecke, bu dönemde 4 kesin ve 7 olası hava zafer kazanıyor. Osmanlı Hava Kuvvetleri'nin başındaki Erich Serno ile görev yapıyor, denizaltıcı Otto Hersing'den [7] övgüyle bahsediyor ve Liman von Sanders ile tanışıyor. Ikinci düşürdüğü ve Gelibolu'daki ilk kesin başarısından sonra inişini anlatıyor: "Buraya doğru koşusan insanların gözünde, acımayla karışık bir gülümseme vardı. Elerimi, elbiselerimi ve ayakkabılarımı öptüler. "Allah herşeye kadirdir" dediler "...ve Almanlar." O akşam kutlamalar yağdı." [8] O gün düşürdüğü ilk uçak sanıyorum denize düştüğü için "olası" kalıyor. "Bunun [İngilizler'in çekilişinin] duyumunu aldık. Böylece, burada büyük bir savaşım kazanılmış oldu. Aynı gün, bir önceki akşam olanları izlemiş olan bir Türk köylüsü, bana bir tencere yoğurdu armağan etti. Yoğurt çok lezzetliydi." [9] Enver Paşa, Buddecke'nin bir hava zaferine tanık oluyor, onunla tanışıyor ve bir madalya takıyor. [10]

Buddecke Batı cephesine dönünce Jasta 4 ile uçuyor ve üç kesin zafer kazanıyor. Pilotlar arasındaki rekabetten bahsediyor: "Başkasının yine bir tanesini düşürdüğünü duymak, herkesin hoşuna gitmiyordu." [11] Eski dostu Jasta 4 komutanı Rudolph Berthold Jasta 14'ün başına getirilince Jasta 4 komutanı Buddecke oluyor: anılarında bunu belirtmemesi ilginç.

Buddecke Aralık 1916'da Türkiye'ye geri dönüyor: "...yeniden Çanakkale. Gezici sirkimin buraya ulaşması, uzun bir yolculuğun sonunda gerçekleşmişti...Burada dövüşmek, Fransa'da olduğundan değişikti. Orada her şey el altındaydı. Yeni bir uçak için bir söz yetiyordu." [12] Görünüşe göre Buddecke Izmir yakınlarındaki bir Alman filosuna atanıyor ve Gelibolu'dan geçerek yeni görev yerine gidiyor: muhtemelen buradaki uçucularla beraber. Birkaç defa yer değiştirdikten sonra İzmir semalarındaki ilk hava savaşında silahları sorun çıkardığı için uçak düşüremiyor. [13] "Bir telgraf , beni ivedilikle İzmir'e çağırıyordu. "Şehrin üzerinde uçaklar var." Sabah erken, Körfez'deki alana iniş yaptım ve gizlendim. Elde olanların tümüyle kuş kamufle edildi. Bu biçimde iki gün pusuda bekledim. Üç gün sonra..."İzmir'e doğru üç uçak" diye bildirdi." [14] Anladığım kadarıyla Buddecke "sirkini" düşman hava faaliyetleri raporlarına göre konuşlandırıyor. "Şimdi savaş hiç istemediğim biçimde kent üzerinde olacaktı. Tüm uluslardan izleyicilerle dolu bir tiyatro sahnesinde gerçekleşecek bir çarpışmanın sonucunu kimse bilemezdi." [15] Arka arkaya iki zafer kazanarak sahneden yüzünün akıyla çekiliyor. [16] "Üzerimde olan ve görmemiş olduğum bir üçüncü, eve dönüş yolunu tuttu." [17] "İzmir kenti, koruyucusuna değerli bir altın plaket vererek teşekkür etti." [18]

Kitabın son bölümü "Anadolu Manzaraları" başlıklı: Buddecke burada Anadolu içlerine yaptığı uzunca süren bir av gezisinden bahsediyor. İsmini belirtmediği küçük bir kasabada önde gelen bir ailenin evinde kalıyorlar. Hamama gidişlerini, sonrası akşam yemeğini ve yer yatağında yatışlarını anlatıyor. İzmir semalarından düşman uçaklarını söküp atan Alman pilotu misafirperlikle ağırlayan bu ailenin tam olarak bulunması çok hoş olur!

1918 başında Türkiye'den ayrıldıktan kısa bir süre sonra ölen bu kahraman Alman pilotu saygıyla anıyorum. Berlin'e yolum düşerse Invalidenfriedhof Mezarlığı'na gidip mezarını ziyaret edeceğim: "Ruhe in Frieden".


* http://en.wikipedia.org/wiki/Hans_Joachim_Buddecke
** Osmanlı havacı üniformasıyla güzel bir fotoğrafı: Sanke Card #371
*** Çanakkale Üzerinde Bir Şahin, Hans Joachim Buddecke, Çeviren ve Hazırlayan: Bülent Erdemoğlu, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1. Baskı, Mart 2009, xxv+123 sayfa

[1] s.vii
[2] http://www.tayyareci.com/hvtarihi/cengiztopel/yerde.asp
[3] s.xxii
[4] s.22
[5] Fokker E.III 345/15, Oblt. Hans Joachim Buddecke:
http://www.mincbergr.net/index.php?page=fokker-e-iii-345-15
[6] s.56
[7] s.63. Bkz. Çanakkale Denizaltı Savaşı,
Otto Hersing, Çeviren: Bülent Erdemoğlu, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2007
[8] s.76. Muhtemelen 6 Ocak 1916.
[9] s.76
[10] s.81. Muhtemelen 12 Ocak 1916.
[11] s.95
[12] s.105
[13] s.109
[14] s.110
[15] s.111.
[16] s.111. Muhtemelen 30 Mart 1917.
[17] s.111
[18] s.122

Tuesday, October 12, 2010

Hayat Mezarda, Stratis Mirivilis (1930)

Midilli'li Stratis Mirivilis'in (1890-1969) gözden geçirilmiş baskısı 1930'da çıkmış Hayat Mezarda* romanını Dr. Kriton Dinçmen çevirisiyle okudum. Görünüşe göre başka bir çevirisi de var [1]. Yazar, 1912-22 arasını savaşarak geçirmiş görünüyor: Balkan Savaşları, 1. Dünya Savaşı ve ardından Yunanistan'ın Anadolu'yu işgaline katılmış. Eser, yazarın 1. Dünya Savaşı'nda Makedonya Cephesi'nde savaşırken yasadıklarına dayanıyor: Fransa'nın desteklediği Yunanistan Almanya'nın desteklediği Bulgaristan ile azap verici siper savaşları yapmaktadır. Roman, savaşta alev makinesiyle yanarak ölen Çavuş Andonis Kuçulas'ın anılarından oluşuyor ve Yunanistan'da iki defa uzun süre yasaklanmış. Genel olarak "yönetici" sınıf mensupları pek vasat ve sığ olarak resmedilmiş. Özellikle Midilli Ada Tümeni komutanı "Balafaras" lakaplı General göbekli, iri yapılı, gösteriş seven ve askerlerinin yaşamıyla ilgisiz pek vasat birisi olarak neredeyse karikatür gibi duruyor.

Ege hasreti, firar edenler, kurşuna dizilenler, yoğun topçu saldırıları...Roman, I. Dünya Savası’ndaki siper savaşlarıyla ve o dönemle ilgili ayrıntılarla dolu:

s.129: "Alman tayyarecilerin asker grupları üzerine attıkları demirden ok demetleridir."

s.246: [Bir askere karısından gelen mektuptan alıntı] "... paralar tükendi ve simdi ekmekten yoksunuz. Dört gündür kü, Avranitis'in fırınından ekmek alamıyoruz. Ağırına gitmesin...veresiye almaya son gittiğim defa göz kırptı ve bana dedi: önce sen, bir ara yukarıya çık da ödeşelim sonra da gene veresiye sana yaparım. Allah onun belasını versin...Yeğen Stavriça'nın eliyle sana yazan ben karın Asimenia ve sana buse veriyorum."

s.248: [Firar ettiği sanılan mükemmel asker Zafiru'nun cesedi Fransızlardan kalan fosseptik çukurunda bulunur] "... çukuru tepelemesine doldurduk. O zaman da, bir emir çıktı: angaryaya erler çıkacak, eski tahtaları çekip yan tarafa açılacak yeni bir çukurun üstüne koyacak. Aynı angarya ekibi de, eski çukuru taş ve toprakla doldurup tıkayacak. Laf!..taşları uzaktan getirmek gerek...Öyle olunca da, askerler, ...yasak savarcasına çukuru sadece toprakla örtmüşler...Zafiru işemek için helaya gider. O akşam hepimize konyak dağıtmışlardı...Yeni helaya gideceğine , dosdoğru eskisine gider...Dosdoğru dibe!...boklarla tıkanmış olarak can vermiş....Balafaras'ın şöyle yazdığını düşün: 'Zafiriu müttefik Yunan-Fransız bokları ile kahramanca cebelleşerek ölmüştür. Ve, maalesef şerefli ölüm anında ağzı tıkalı olması nedeniyle 'yasasın vatanımız' diye bağıramamıştır...' "

s. 273: "Başka bir gece Fikos, basının yarısı tıraş olmuş gibi uyanmıştı; basta, herkes bunun bir saka olduğunu zannetti; ancak, biraz sonra, Fikos'un yağ kandilinin tam altında uyumuş olması nedeniyle, kandilden damlayan yağın genç çocuğun saçını üstünde kuruduğu, ve farelerin saçın yağlı kısmını yemiş oldukları anlaşıldı."

s.279: [Bulgar siperlerinden gelen] "Türkçe şarkının sözlerini, biz adalılarla Anadolulular iyi kötü anlıyorduk. Ve, bizlerde şarkıyı kalplerimiz de söyledik...İkinci kez o güzelliği tatmamızdan sonra, üstçavuş bir gece devriyesine, Bulgar tellerine vardıklarında, oraya asmak üzere ve kalın Latin harfleri ile "achk olsun, merakli kardach" yazılı bir levhayı verdi...[Şiddetli bir Fransız topçu saldırısından sonra] Şarkıya gelince...bir daha hiç duyulmadı. Karşıdaki şarkı öldürüldü. Kaç defa ön siper tümsekliğine tırmandık...her gece yerlerimizi alıp bekliyorduk...Bir daha...hiç...ama hiç o şarkıyı duymadık."

s.280: "Türkçe bilen pek çok Ayvalıklı ve Edremitli arkadaş yavaş yavaş abrimize sızıp [Firar edip Yunan siperlerine kaçan Bulgar asker] Petrof'un ağzından firar öyküsünü öğrenmeye geliyorlar. O da üşenmiyor ve her yeni gelene yeniden bastan aşağı tüm ayrıntıları ile anlatıyor."

s. 285: "Kendisi [Onbaşı yardımcısı Dimitratos] üç çocuk babası ve evlidir. Birgün karısına söyle bir mektup yollamış. "Sevgili karım. Dört çocuk babası olan askerler siperden kurtulurlar...ne yapıp yap, bir an önce bizim çocukların sayısını tamamla...Sonuç: gönüllü deyyusluk, gönülsüz ölümden evladır...Kasap Apostal'a git ve bu hususta bana yardımcı olması için benim de ricacı olduğumu söyle...Şayet de, -inanmıyorum, ya - bu konuda zorluk çıkaracak olursa, benim de, -simdi ilk kez açıklıyorum- kendi izni olmadan kendisine aynı yardımı yapmış olduğumu söyle. Tereddütleri varsa, Mirgula'ya sorarsa öğrenir..." Sansür, mektubu Alay'a göndermiş."

s.333: "Bölüğün ve bütün alayın içinde tuhaf bir skandal patladı. Dünden beri herkes bundan söz ediyor. Arkadaşım Dimitratos'un siperimizde [para karşılığında] hasta ve sakat üretmekte olduğu anlaşıldı....Soruşturmayı yürüten üsteğmen, hem sırt çantasını hem de yuvasını karıştırmış. "İş"ine ait pek çok ıvır zıvıra rastlamış...Kükürtlü öyle sigaraları vardı ki, hekime ciddi bir hastalığı düşündüren arazlı bir öksürüğe neden oluyordu. Erler kendisine "usta" takma adını vermişler ve hiçbiri kendisini ihbar edemiyormuş."

Ufak tefek Türkçe hataları kitabin tadını biraz bozsa da [2] Egeli bir yazarın 1. Dünya Savası’nı resmedişi kesinlikle okumaya değer.

* Hayat Mezarda! Savaşın Kitabı, Stratis Mirivilis , Çev. Kriton Dinçmen, Arion Yayınevi, 2.Baskı, İstanbul, 2006 [Kitabın adı kapakta "Hayat Mezarda! gençlik siperlerde -savasın kitabı-", iç sayfalarda "Hayat Mezarda!..", "Hayat  Mezarda!.. -Savasın Kitabı-" ve Arion Yayınevi web sitesinde "Hayat Mezarda" olarak görünüyor.]
[1] Mezarda Hayat, Stratis Mirivilis , Çev. Nevzat Hatko, Can Yayınları, 1.Baskı, İstanbul, 2008 [Bu başlık romanın İngilizce adı "
Life in the Tomb" ile uyumlu gibi duruyor]
[2] Örneğin s.337'de "istdiğimin" sanıyorum "istediğinin" olacak.

Saturday, July 25, 2009

Yonca Lodge


Eşimle bir haftalık tatilimizi geçirecek yerleri Internet'de ararken özellikle küçük otellere bakıyordum. 2008'de Antalya'da gittiğimiz 5 yıldızlı büyük otelden hiç memnun kalmamıştık! En kötüsü sabahları sahilde şezlong bulamamaktı. Ayrıca aşırı doluluğun verdiği gürültü çok tatsızdı. Amacımız sessizlik içinde kafamızı dinlemekti ve Google arama sonuçları içinde ordan oraya giderken Yonca Lodge'u* gördüm. Nişanyan'ın Küçük Oteller Sitesi'nde** bir sorun belirtilmeyince 27 Haziran-04 Temmuz, 2009 tarihleri arasında bir hafta kalmak için yer ayırttım. Oteli Karabacak ailesi işletiyor: Şaban Bey ve Hatice Hanım mutfaktalar, oğulları Emre Bey*** idarede. Aile dostları Yeter Hanım da yardım ediyor. Emre Bey ile Dalaman Havalimanı'ndan aktarma için yazıştık ve bana bir şirket önerdi****. Kişi başı 23TL'den Internet üzerinden Dalaman Havalimanı'ndan otele gidiş dönüşü ayarladım toplam 92TL'e. Bu aktarma işinin çok düzgün çalıştığını belirtmeliyim.


Öncelikle otelde yemekler çok güzeldi: Şaban Bey ve Hatice Hanım harikalar çıkarıyorlar...Rüzgar püfür eserken sahilde dut ağaçları altındaki şezlonglarda uzanmak çok hoştu. Bu ağaçlardan bayağı kara dut yedik! Güler yüzlü Şükrü'nün 17:00 gibi getirdiği atıştırmalık ve çaylar çok güzeldi. Derede yaşayan Pekin ördeklerine, ortalıkta dolaşan tavuklara ekmek parçaları atmak çok tatlıydı. Bize otele gelenler çoğunlukla kafa dinlemek isteyen çiftler veya küçük çocuklu aileler gibi geldi. Küçük çocuklu aileler mutfaktan vs özel isteklerde bulunabildikleri için rahat ediyorlar gibi duruyordu. Deniz suyu sıcak ve hafif dalgalı. Tek sorun sahilde taşlık bir şeridin olması...Sonuç olarak Yonca Lodge'u böyle sessiz, sakin tatil hedefleyen çiftlere veya küçük çocuklu ailelere tavsiye ediyorum. Zaten yapılan yorumlarda oldukça olumlu*****. Biz de kesinlikle bir daha gidecegiz!

* http://www.yoncalodge.com/
** http://www.nisanyan.net/otl_view.asp?id=608
*** Emre Karabacak: 0533 9240224, info@yoncalodge.com
**** https://www.koraltravel.com/transfer.asp
***** http://www.nisanyan.net/otl_comment.asp?otl_id=608

Monday, June 15, 2009

Türk Hava Kuvvetleri Uçaklarını "Özgün Boyama"ya Başlamış

Internet'de Türk uçak modelcilerinin forumlarına bakarken THK'nin Malatya 7. AJÜ'da konuşlu 172. Filo'daki emektar F-4E Phantom II'lerine "özgün boyama" uyguladığını gördüm. Tasarim Ömer Erkmen'e ait*: "En önemlisi, kuruluşundan bu yana, hava kuvvetlerimizde ilk defa kendimize özgü bir patern ile ucaklarımıza standart getirmiş olduk, inanın bizler kadar personelin moraline etkisi çok büyük oldu...". THK'nın USAF "Techical Order"ları dışına çıkmayı düşünmesine bir 241. Dönem Hava Uçak Bakım Yedeksubay olarak çok sevindim! Yunanistan'ın F-16C/D'leri ve İran'ın F-4D/E ve RF-4E'leri için kendi oluşturdukları boyama planlarını kullanmasına hep kıskanarak bakmıştım açıkcası...




Gerçi filo "geçici" olarak kapatılıyormuş: anladığım kadarıyla F-4E'leri yenilenecekmiş. Ayrıca yine Ömer Erkmen RF-4E'ler için "özgün" bir boyama yaratmış ve birliklerde deneme sonrası yönergeler oluşturulunca tam olarak kullanıma girecekmiş **:



Ayrıca Ömer Erkmen yenilenen T-38A'larımız için de "özgün" bir boyama geliştirmiş ***:


Galiba yenilemeden geçecek F-16C/D'lerimiz için de "özgün boyama" hazırlanacakmış! Bence başta Ömer Erkmen olmak üzere ilgili THK personeline teşekkür borçluyuz...


Saturday, May 16, 2009

Kaplumbağa Terbiyecisi (1906)

Prof. Dr. Edhem Eldem'in "Ressamlar, Kaplumbağalar, Tarihçiler..." * başlıklı yazısı Osman Hamdi Bey'in ünlü Kaplumbağa Terbiyecisi (1906) tablosu için yapılan yorumları "aşırı okuma" olarak nitelendiriyor. 2004 yılında Pera Müzesi tarafından 5TrilyonTL'e Erol Aksoy'dan satın alınmasıyla "yerli Mona Lisa" muamelesi görmeye başlayan tablo [1] sanat tarihçileri tarafından oldukça incelenmiş bir eser. Yazar, makalesinin başında Osman Hamdi konusunda çalışmaları olmasına rağmen sanat tarihçisi olmadığı için resimlerini yorumlamaktan çekindiğini belirtiyor ve "en büyük sıkıntılarımdan biri de bu tür yorumların biraz fazlaca rahat bir şekilde yapılıyor olmasıdır" diyor: "Bunu yapmak için de aslında Osman Hamdi Bey'in hiçbir yazılı ifadesine dayanmadan sadece resimlerde yer alan figürler, kompoziyon, konu, işleniş tarzı vs. üzerinden bu yorumlarını yapmaktadırlar."

Tablonun satışını takip eden aylarda Gazateci Emre Aköz "Aranızda hiç kaplumbağa tercbiyecisi gören var mı? Osman Hamdi Bey ve trilyonluk resimi" [2] başlıklı yazısında önemli bir soru sormuş: "Soru aklıma düştü: Osmanlı'da 'kaplumbağa terbiyeciliği' diye bir meslek, hüner var mıydı? Varsa kimler, nasıl icra ederdi...Peki acaba işin uzmanları bu konuda ne diyordu?" Edhem Eldem o zaman "muhtemelen bu sahnenin bir hayal ürünü olduğunu" söylemiş. Emre Aköz tarihçilerden "doğru dürüst" bir yanıt alamayınca "tarihçiliğimizin sırrını kendi kendine keşfetmişti: Belge veya bilgi yoksa yoruma kuvvet": "O zaman bunun 'simgesel anlamlarla yüklü' bir resim olduğunu söyleyebiliriz... Mesela Eczacıbaşı Sanal Müzesi'nde yer alan bir yorumda, Osman Hamdi'nin bu resmi yaparak, herhalde yavaş, miskin, tutucu çalışma arkadaşlarını hicvettiği yazılı."

Sanat tarihçilerinin yorumlarını özetlemeden önce bence ilginç bir biçimde Edhem Eldem Ekşi Sözlük'de bu tablo için yapılan yorumlara değiniyor. Burada yetersiz bilgisine rağmen her şeyi manalandırarak "ahkam kesen" "aydın" otorite figürüne dokundurmadan geçmiyor! Tablo yorumları için yazarın vardığı sonuç: "... mesele şu ki tarhçiler genellikle tablolardan hareketle Osman Hamdi Bey'i anlatmaya çalışıyor gibi gözükseler de aslında yaptıkları bunun tam tersi: Osman Hamdi'yi bir veri olarak alıp tablolarını o veriden hareketle okuyorlar...Osman Hamdi Bey'in fırçasından çıkıp da bütün bu ağır sembolizmi yüklediğimiz tablolardan herhangi birini Osman Hamdi'nin değil de başkasının, bir Batılının imzasıyla görmüş olsak da aynı şekilde yorumlar mıydık?...Metafor esastır, mana başattır, simge tabloyu yapıyor, gerisi teferruattır...Bu yüzdendir ki benim derdim aslında yorumlarla değil, ezici varlıklarıyladır. Bu mantığı aşırı ucuna kadar yürütürsek ...bir noktadan sonra tablolarına ihtiyaç kalmayacaktır veya daha da korkutucusu, yapmış olması gereken tabloları tesbit etmeye başlayacagız."

Sonrasında Edhem Eldem "kaplumbağa terbiyesi" konusuna geri dönüp "Google Book Search ve Fransız Milli Kütüphanesi'nin Gallica arama motoru"nu kullanarak Osman Hamdi Bey'in olası ilham kaynağını buluyor: "Nihayet işin sırrı çözülmüş oldu. Kaplumbağa terbiyesi diye bir sanat, Kaplumbağa terbiyecisi diye bir meslek vardır ve bunlara en azından on dokuzuncu yüzyılda Japonya'da rastlanabiliyordu...1869 yılında babası Edhem Paşa, Bağdat'da Midhat Paşa'nın maiyetinde bulunan oğlu Osman Hamdi'ye Le Tour de Monde'un o seneye ait ilk cildini yollamış, oğlu da bunu zevkle okumuştu. Söz konusu eserin 402. sayısında Japon kaplumbağa terbiyecisinin [3] gravürü yer almaktaydı...Artık galiba muhteşem Lale Devri'mizin "kapıkulu kaplumbağaları"nı rahat bırakmanın vakti gelmiş olsa gerek".

Edhem Eldem tablonun ilk adı olan "Kaplumbağalı Adam" başlığıyla uyumlu bir yorumu tercih ediyor ve "terbiye" yorumundan uzak duruyor: "Bundan çıkartacağımız bir sonuç da, Osman Hamdi Bey'in bir "mesaj" ressamından çok, esas olarak bir genre ressamı olduğu, dolayısıyla da asıl arzusunun hoş ve uyumlu bulduğu unsurları bir araya getirerek oluşturudğu kompoziyonların hayali de olsa bir yaşam anını yansıtmasını sağlayabilmek olduğudur." Bu arada Osman Hamdi Bey Edhem Eldem'in büyük büyük amcasıymış!

* Toplumsal Tarih, Mayıs 2009, s 20-30
[1] Wikipedia, tablonun Suna ve İnan Kıraç Vakfı tarafından 3.5 milyon USD'e Aralık 2004'de satın alındığını ve bu vakfın kurduğu Pera Müzesi'nde sergilendiğini yazıyor.
[3] Yazıda yapılan alıntılarda gravürdeki kaplumbağa terbiyecisinin "Koreli" olduğu söyleniyor.

Sunday, February 8, 2009

Issız Adam

Bu Çağan Irmak filmini* 7 Şubat 2009 Cumartesi günü seyrettik. Öykü yeni değil: hayatının kadını karşısına çıktığında bağlanmaktan korktuğu için onu terkeden bir adamın, yani Ada ve Alper'in öyküsü. Ayrıca filmdeki karakterler çok tuzu kuru, bohem hayatlar sürdürüyorlar. Ama oyuncuların sevimliliği, "Anne"nin kattığı gerçekçilik ve duygu sömürüsü düzeyinde duyguları yoğunlaştırmayı başaran yönetmen durumu kurtarıyor. Filmde Ada'nın kendisine asılan Alper'e kahve bardağını boşaltması, Ada'nın Alper'den ayrıldıktan sonra Alper'in annesinin yanına gitmesi ve son sahnede karşılaşmaları ve "Anlamazdın Anlamazdın" ile filmin bitişi oldukça hoş.

Saturday, December 13, 2008

"Türk" Raymond Westerling (1919-1987)

"Türk" lakablı Raymond Pierre Paul Westerling II. Dünya Savaşı sonrası Endonezya'da yaptığı "kanlı" bastırma harekatlarıyla tanınan Hollandalı bir "komando" imiş. Ben "Türk"ü, biyografisini yazmak için bilgi toplayan bir tarihçi olan Frederik Willems'in Mete Tunçay'a gönderdiği bir e-postadan öğrendim*:

"Westerling [31 Ağustos] 1919'da babasının beş kuşaktır yaşadığı İstanbul'da doğmuş. Kendisi de 1941'de Nazi Almanya'sına karşı dövüşmek üzere Hollanda ordusuna katılmak için İngiltere'ye gidinceye kadar İstanbul'da yaşamış...Westerling'i solcular bir savaş suçlusu olarak görür ve menfur sayarlar, sağcılar ise sertliğinden ötürü ona bir kahraman gözüyle bakarlardı. Zamanın Hollanda gazetelerinde onun Türkiye kökenine çok dikkat çekilmiştir. Cesaretinin bundan geldiği ileri sürülmüş ve kendisine 'Türk' takma adı verilmiştir. Westerling 1987'de Hollanda'da öldüğünde İstanbul'daki ailesini bir daha hiç görmemişti. Ne yazık ki Türkiye'deki gençliği hakkında hemen hiçbir şey bilinmemektedir...Ben sadece onun 1925-1936 yıllarında St. Michel ve St.Jozef okullarına gittiğini biliyorum... Beyoğlu'nda, Cadde-i Kebir'de oturmuş. Babası antikacıymış. Pendik'de de bir yazlık evleri varmış."

Mete Tunçay bu konuda bilgisi olanların tuncay@bilgi.edu.tr adresine yazmalarını istiyor.

* Toplumsal Tarih, Aralık 2008, s 11

http://en.wikipedia.org/wiki/Raymond_Westerling

Friday, November 21, 2008

Ahmet Ümit'in "Kar Kokusu" (1998)

Çok sevdim bu polisiye romanı*! Yitip giden ve bir daha asla gelmeyecek bir ortamda geçiyor roman. İnsanlarda "ideal"lerin halen olduğu, Dünya'nın bu kadar "Amerikanlaşmadığı" ve birbirlerine safça "yoldaş" diye hitap ettikleri bir dönemi anlatıyor. 1980'lerde Moskova'da eğitim gören TKP'liler arasında bir cinayet işlenir. Tabii KGB olayı hemen incelemeye başlar. Soğuk Savaş halen sürmekte ve Türkiye'de askeri cunta baştadır. Cunta MİT'den TKP'nin içine sızmasını ve çabucak sonuç almasını istemiştir. Döneme özgü birçok ayrıntı, sıradan insanlar, kırgın insanlar, TKP yöneticileri, Rus bürokrasisi, MİT görevlisi ve köstebek...Tavsiye ediyorum kesinlikle.

* Kar Kokusu, Ahmet Ümit, Doğan Kitapçılık, 2006, 11. Baskı, İstanbul, 264 sayfa, ISBN: 975-293-057-3

Creating an Objective C Development Environment

For your information, I am using Ubuntu 8.04 and I intend to develop something for the iPhone in my spare time. Certainly I am at the very begining of a long learning curve!

First, I installed the GNU Objective C compiler. Next, I decided to set up a development environment. After a quick search I have found that GNUstep is what I need: "GNUstep is a cross-platform, object-oriented framework for desktop application development....GNUstep is generally compatible with the OpenStep specification and with recent developments of the MacOS (Cocoa) API...". Please see: http://www.gnustep.org/. I installed GNUstep via the Synaptic tool: I simply searched for "GNUstep" and then installed the relevant packages.

Then, I compiled an example form the following link:

http://www.gnustep.org/resources/documentation/Developer/Base/ProgrammingManual/manual_1.html

I created a directory named "objc" and created two text files shown below there:

source.m:

#include

/*
* The next #include line is generally present in all Objective-C
* source files that use GNUstep. The Foundation.h header file
* includes all the other standard header files you need.
*/
#include

/*
* Declare the Test class that implements the class method (classStringValue).
*/
@interface Test
+ (const char *) classStringValue;
@end

/*
* Define the Test class and the class method (classStringValue).
*/
@implementation Test
+ (const char *) classStringValue;
{
return "This is the string value of the Test class";
}
@end

/*
* The main() function: pass a message to the Test class
* and print the returned string.
*/
int main(void)
{
printf("%s\n", [Test classStringValue]);
return 0;
}

GNUmakefile:

include $(GNUSTEP_MAKEFILES)/common.make

TOOL_NAME = LogTest
LogTest_OBJC_FILES = source.m

include $(GNUSTEP_MAKEFILES)/tool.make

In order to setup the GNUstep "environment", one of the following scripts should be run:

/usr/share/GNUstep/Makefiles/GNUstep.sh
/usr/share/GNUstep/Makefiles/GNUstep.csh

Note that the paths are installation specific. As I used bash and don't bother to maintain user settings being the only user, I added the following lines to my bash global settings file:

/etc/bash.bashrc:

# Oguz Kupusoglu @ 20 Nov 2008
. /usr/share/GNUstep/Makefiles/GNUstep.sh

Then I launched a bash shell and make the build which was a piece of cake:

..objc$ make
This is gnustep-make 2.0.2. Type 'make print-gnustep-make-help' for help.
Making all for tool LogTest...
Compiling file source.m ...
Linking tool LogTest ...

In order to run the application I swicthed to the "obj" subdir:

..objc$ ls
GNUmakefile obj source.m
..objc$ cd obj
..objc/obj$ ls
LogTest source.d source.o
..objc/obj$ ./LogTest
This is the string value of the Test class

That is all! Now you have a working Objective C development environment.


Karakin Demirciyan'ın Demiryolu Projesi (1911)

Doç. Dr. Mehmet Okur'un "Karakin Demirciyan'ın Demiryolu Projesi" * makalesini yeni okudum. Erzurum mebusu Karakin Demirciyan ve arkadaşları Meclis-i Mebusan'a "Şark-i Anadolu Şimendifer Projesi" sunmuşlar: "Doğu Anadolu vilayetlerine asırlardan beri hükmeden sefaletin başlıca sebebi nakliye vasıtalarından büsbütün yoksun olması olup...Bu olumsuz durumun değişmesinin yegane çaresi ise Trabzon-Sivas-Erzurum-Bitlis-Mamuratül-Aziz ve Diyarbakır vilayetlerini Karadeniz limanlarına bağlayacak bir demiryolunun acilen inşa edilmesidir." Aynı sıralarda Gümüşhane mebusları İbrahim Lütfi ve Hayri beyler Meclis-i Mebusan'a bir takrir sunarak Trabzon-Erzurum arasına demiryolu yapılmasını istemişler. [Bu sırada söz alan] "Erzurum mebusu Ohannes Varteks Efendi, Rusların kısa bir süre içinde Kafkasya'dan Sarıkamış'a kadar şoseler ve demiryolu hattı inşa ettiğini, buna karşılık Osmanlı tarafında bırakın demiryolunu, şose dahi bulunmadığını belirtmiş ve iki devlet arasındaki bir savaşta Rusların binlerce askeri bir haftada cepheye yığacağı, Osmanlı Devleti'nin ise böyle bir imkandan mahrum olacağı üzerinde durmuştur." Maalesef bu öngörü 1. Dünya Savaşı çıkınca gerçekleşdi! O zamanlar Ruslar Kafkas ticaretini ellerinde tutmak için Osmanlılar'ın bölgede demiryolu yapmalarını istemezken Almanlar Bağdat demiryolu için ugraşıyorlardı. Ermeni yurttaşlarımızın Doğu Anadolu'nun kalkınması için kabul görmeyen böyle bir öneride bulunmaları bence ilginç.

* Toplumsal Tarih, Kasım 2008, s 52-57