Showing posts with label HISTORY. Show all posts
Showing posts with label HISTORY. Show all posts

Sunday, November 14, 2010

Osmanlı Donanmasında Buhar ve Zırh Devrimi 1830-1876

Toplumsal Tarih dergisinin Haziran 2010 sayısının dosya konusu "Modernleşme Sürecinde Osmanlı Askeri Tarihi". Bence makalelerden Emir Yener'a ait "Osmanlı Donanmasında Buhar ve Zırh Devrimi 1830-1876"* ilginç bir yazı. Makale yazarın yüksek lisans tezi esas alınarak kurgulanmış: Iron Ships and Iron Men: Naval Modernization in the Ottoman Empire, Russia, China and Japan from a Comparative Perspective, 1830-1905 (Yüksek Lisans Tezi, Boğaziçi Üniversitesi, 2009). Yazarın konuyla ilgili bir kitabı var: From the Sail to the Steam: Naval Modernization in the Ottoman, Russian, Chinese and Japanese Empires 1830-1905 (Saarbücken, Lambert Academic Publishing, 2010).

"19. yüzyıl dünya tarihinde deniz gücünün altın çağıydı...Makineleşen savaş filolarının katlanarak artan stratejik hareketliliği ve ateş gücü sayesinde Batı devletleri [sic] 1815 yılında dünya topraklarının %35'i oranındaki hakimiyet oranını 1914 yılında %85'e çıkartabilmişlerdi...19. yüzyıl dünyasında Osmanlı İmparatorluğu da taşıdığı büyük güç sıfatını koruyabilmek için kendi deniz kuvvetlerini sürekli yenilemek üzere çaba göstermiştir. Bu çaba Sultan Abdülaziz'in saltanatı sırasında dünyanın dördüncü büyük zırhlı filosunun kurulması ile doruğa ulaştı. Ne var ki...93 Harbi'ni izleyen 20 yıl içerisinde bu devasa filo adeta eriyip yok oldu." [1]

1853
'de Sinop Savaşı'nda Ruslar Osmanlı Donanması'nı yok ettiler: Amiral Pavel Nakhimov filosunu büyük bir maharetle yönetti. Bu savaş yelkenli gemilerle yapılan son büyük deniz savaş sayılsa da her iki tarafta buharlı küçük savaş gemileri vardı. Kırım Savaşı'nda Fransız Lave sınıfı floating battery'ler başarılı olunca, özellikle Kinburn Savaşı'nda, bütün büyük donanmalar yelkenli savaş gemilerinin zırhlı buhar makineli savaş gemileriyle yenilemeye başladılar.

"Buharlı gemi emperyalizmin en önemli silahlarından birisi olarak böylece [buharlı gemiler sayesinde Batı donanmalarının küresel erişim kazanmaları] ortaya çıktı. İlk buharlı gemiler her ne kadar asker sevkiyatında ve geleneksel muharebe birimleri olan yelkenli kalyonları yedekleme işlerinde vazgeçilmez olsalar da, yeterli miktarda silah taşımalarını engelleyen çarkları yüzünden en fazla filo destek üniteleri olarak kalmaya mahkum olmuşlardı. Bu durum 1840'larda uskurun icadi ile değişti." [2]

İlk uskurlu kalyon Fransız donanmasına 1850 yılında katılan Napoléan oldu. Ünlü Fransız deniz araçları tasarımcısı Henri Dupuy de Lôme tarafından tasarlanan bu savaş gemisinin yelkenleri de vardı ve ahşaptı. Kırım Savaşı'nda tüm dikkatleri üzerine çekmişti.

"Buhar makinesinin savaş filosunu dönüştürmesinin ardından gelen ikinci adım, gemilere metal zırh kaplanması idi...Ancak yangın mermilerinin yaygın kullanıldığı Doğu Asya'nın aksine, Avrupa sularında genel norm som demir gülleler kullanmak olduğundan gemi zırhlanmasına ihtiyaç duyulmamıştı. Bu durum 1822 [3] yılında Fransız ordusundan Albay Paixhans'ın yangın mermisi atan ağır bir top üretmesi ile değişti."

"1859 yılında tamamlanan [Fransız] Gloire, tarihin ilk açık deniz zırhlı muharebe gemisi idi ve 36 top taşımaktaydı. Gövdesi ahşap üstüne demir kaplama idi."

"...İngiliz donanmasından bir Kırım Savaşı gazisi olan Albay Cowper Coles ise çapları ve boyları giderek büyüyen topların makul boyutlarda bir gövdeye nasıl yerleştirilecekleri sorununa 1862 ylında döner top kulesi ile etkili bir çözüm geliştirdi. Top kulesi ayrıca yelkenin de
kesin sonunu getirmiştir...1873 yılında genç İtalyan donanması için kızağa konulan Duilio ve Dandolo [4] zırhlıları iki adet top kulesinde toplam dört adet 17 pusluk top taşıyor, çelikle güçlendirilmiş bir zırh kuşağı ile korunuyor ve hiçbir yelken taşımıyorlardı. Onların inşası ile beraber modern zırhlı savaş gemileri çağı kesin olarak başladı. Artık deniz gücü olmak zırhlı sahibi olmak ile belirlenecekti." [5]

1830 Londra Antlaşması ile Yunanistan bağımsızlığını kazanıp barış geldiğinde Osmanlı donanması tükenmiş durumdaydı:
* Napolyon'un 1798 Mısır seferinden beri süregelen aralıksız savaşlar,
* Navarin Savaşı'nda (1827) uğranılan çok ağır kayıplar,
* Yunan ayaklanması nedeniyle çok önemli olan Rum leventlerin atılması.

"Barışın tesis edilmesiyle beraber Sultan II. Mahmud donanmayı tekrar ayağa kaldırmak için harekete geçti. Bu yenileme programının üç temel amacı kaybedilen gemilerin yerine en son teknolojik sistemde yeni birimler koymak, mürettebat kıtlığı sorununa çözüm getirmek ve kifayetlerini yükseltmek ve en önemlisi, donanmanın idaresini merkezileştirip subayları profesyonelleştirmek olarak özetlenebilir.

Osmanlı İmparatorluğu'nun hem gemi yapımı için elverişli malzemeler açısından zenginliği hem de ... Tersane-i Amire'nin kifayeti özellikle yabancılar tarafından sık sık dile getirilmiştir." [6].

Mahmudiye, Haliç'teki Tersâne-i Âmire tarafından 1829'da yapıldı ve 1875'e kadar kullanıldı. Uzunca bir süre süre için dünyadaki en büyük savaş gemisiydi.

Görünüşe göre Osmanlılar'ın
iyi amiralleri ve denizcileri pek yoktu, ama yelkenli savaş gemisi yapmasını iyi biliyorlardı: 

"Mahmudiye (1829), ordered by the Ottoman Sultan Mahmud II and built by the Imperial Naval Arsenal on the Golden Horn in Istanbul, was for many years the largest warship in the world." [7]


Bozuk ilişkiler nedeniyle İngiltere ve Fransa'dan teknoloji alamayan Osmanlı İmparatorluğu Amerika  Birleşik Devletleri'ne yöneldi:

"Yetenekli gemi yapımcısı Foster Rhodes Kaptanıderya [sic] Çengeloğlu Tahir Paşa'nın koruması altında birçok gemi inşaat etmiş, ayrıca buhar gücünün Osmanlı donanmasına girişine büyük katkıda bulunmuştur...Yerel inşaatlar Foster Rhodes'in buharlı gemi inşaatı için düzenlediği Aynalıkavak Tersanesi'nde gerçekleştirilmişlerdi.


Osmanlı donanmasında ilk buharlı filotila 1848 yılında inşa edilen dört adet Taif sınıfı [8] yandan çarklı fırkateyn ile kuruldu...1851 yılında Mısır Hıdivi [sic] Abbas Paşa tarafından Sultan Abdülmecid'e hediye edilen 22 toplu Muhbir-i Sürûr fırkateyni ise Osmanlı donanmasının ilk uskurlu savaş gemisi oldu.

Donanma için insan gücü kıtlığını çözmek ise gemi inşaatı kadar kolay olmadı...mürettebat kıtlığı sorunu hiçbir zaman tam anlamıyla çözülememiştir.

1845 yılında donanma ıslahatını yürütmek içim kurulan Meclis-i Bahrî'nin çalışmaları 12 Mart 1867 tarihinde Tersâne-i Âmire ve Donanma-i Hümayûn iaderelerinin birleştirilmesi, Kaptanıderyalık [sic] makamının ilgası ve Bahriye Nezareti'nin kurulması ile sonuçlandı." [9]

Görünüşe göre Mekteb-i Bahriye 1851'de Heybeliada'da açılıyor. Ayrıca:
 
"...Meclis-i Bahrî''nin 1853 tarihli rütbe reformu ile deniz subaylarının rütbeleri açık ve net bir hiyerarşi ile yeniden düzenlenmiştir." [10]

Mesudiye, Aralık 1875'de hizmete girdi ve 13 Aralık 1914'de İngiliz B11 denizaltısı tarafından Çanakkale'de batırıldı.

Osmanlılar, Kırım savaşı sonrası çağa ayak uydurmak için çok sayıda savaş gemisi yaptırdılar. Örneğin İngiltere'den satın alınan ve 1875 yılında teslim alınan Mesudiye "ironclad" için:

"..hizmete girdiği sırada dünyanın en büyük savaş gemisiydi..." [11]

deniyor. Bu iddia doğru olmayabilir, ama muhtemelen aynı zamanda sipariş edilen ama teslim edilmeyip İngiliz donanmasına katılan savaş gemileri için ArGe masraflarını Osmanlı hükümeti yüklendi!

"İki yüzden fazla İngiliz ustabaşı ile kalifiye işçi gerekli teknik deteğin sağlanması için istihdam edilmekteydi. Tersâne-i Âmire imparatorluğun en büyük sanayi kuruluşu haline geldi.

Ne var ki, Osmanlı İmpaeratorluğu'nu birinci sınıf bir deniz gücü haline getiren bu olağanüstü atılım ekonomik olarak çok ağır sonuçlara yol açtı....Silahlanma programı ancak kontrolsüzce alınan dış kredi ile yürütülebiliyordu ki bu borçlanma, 1873 küresel finans krizi ardından 1876 Osmanlı moratoryumuna yol açacaktı." [12]

"1876 yılında Aziziye zırhlısına atanan Mülazım Süleyman Nutkî, savaş filosunun bu en güçlü üyelerinden birinde düzen ve disiplin yerine noksan mürettebat, baştan savma talim ve alaylı-mektepli olarak ikiye bölünmüş, birbirinden nefret eden bir subay kadrosu bulunca şaşırmştı. Ne yazık ki bu resim dış kredi ile kurulmuş etkileyici zırhlı filosunun ardında yatan esas görüntüyü yansıtmaktaydı...Rusya Karadeniz'de savaş filosu kurmaktan men edildiği için '93 harbi (1877-78) esnasında Osmanlı donanmasın karşısında bir avuç mayın gemisi ve silahlandırılmış ticaret gemisi haricinde bir güç bulunmuyordu. Bu duruma rağmen sonuç tam bir fiyasko oldu...Halbuki Osmanlı donanması mevcut gücünün yarısıyla bile hamlede bulunsa yapacağı bir çıkartma ile Balkanlar'da ilerleyen Rus ordusunun ikmal hattını kesip büyük bir zafere imza atabilirdi.

Maliyeyi iflasa sürükleyen donanma programından alınan bu olumsuz sonuç hem yönetici kesimde hem kamuoyunda büyük infiale yol açtı. "Donanma istemezük!" solganı duyulan yaygın tepkiyi ifade etmekteydi. Sultan II. Abüdlhamid saltanatında Osmanlı imparatorluğu deniz gücü olmak iddiasını kesin olarak kenara koydu. Artık öncelik savaş filosuna değil istihk
âmlar, mayınlar ve torpil gemilerine dayalı sahil müdafaa stratejisine verilecekti." [13]

"Ancak kıyı savunmasında da aşırıya kaçılarak çekirdek bir savaş filosunun olsun korunamaması neticesinde, Ege Denizi'nin savunması aşındı ve Balkan Savaşları'nda Yunanistan'ın Ege adalarını ele geçrimesine engel olunamadı." [14]

Bence Osmanlılar'ın yarım yüzyıla yakın bir süre donanmaya çok büyük kaynak ayırıp çok az sonuç almaları "akılsızca" silahlanmaya çok güzel bir örnek. Doğru dürüst yüksek okullar açmadan, hiçbir ArGe merkezi kurmadan "şark kurnazlığı" ile kestirme yollardan ilerlemeye çalışmak çok büyük bir hata. Savaş gemileri güçlü bir donanmanın görünen yüzü, ama bunları etkin kullanabilecek yöneticiler ve subaylar olmadan ve sürekli dış borçla mühendislik satın alarak ne elde edilebilir? Osmanlı hükümetleri donanmaya bu kadar kaynak ayırırken tam olarak ne öngörmüşlerdi? Bu kadar uzun bir süre bu kadar ölü bir yatırım yapmakta ısrar edilmesine şaşırmamak elde değil. Muhtemelen Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruyup çökmesinde bu "akılsızlığın" ciddi bir etkisi var.


* Emir Yener, "Osmanlı Donanmasında Buhar ve Zırh Devrimi 1830-1876", Toplumsal Tarih, Tarih Vakfı, Haziran 2010, s.54-60

[1] s.54
[2] s.55
[3] Wikipedia'daki Paixhans Gun maddesinde 1822-3 yılları ve General rütbesi belirtiliyor.
[4] Wikipedia'da bu savaş gemileri Caio Duilio ve Enrico Dandolo olarak görünüyor.
[5] s.56
[6] s.57  
[7] Wikipedia'da Mahmudiye maddesi.
[8] Türkçe Wikipedia'da Mecidiye Sınıfı diyor: Dağılma dönemi Osmanlı donanması.
[9] s.57  
[10] s.58 
[11] s.59. Wikipedia'da Ottoman battleship Mesudiye maddesinde "she was the largest casemate warship ever constructed...at the time was considered one of the most powerful warships in the world." deniyor.
[12] s.59
[13] s.60
[14] s.60

Tuesday, January 5, 2010

Merhaba Turkey: American Military in Turkey

I accidentally found a web site dedicated to the US military personnel served in Turkey: Merhaba Turkey: "These are the stories of those whose lives changed while serving in the American Military in Turkey". Basically it lists the names of service men, where and when did they serve in Turkey and their memories. I like the site very much! For example, read the following interesting anecdote of SSGT Steve Slezak who served in Diyarbakir in 1970/1:

"I went to work at the radio station for my shift, as usual, which
went into the night hours. Sirens going off, and a call from the Air
Police informed me that the base was under attack from Kurdish
bandits...the guys who looked like they were right out of a grade-B
Arabian movie. They had come down in force, to steal copper out of the
radar emplacements (from what I was told). The copper was sold
downtown."

Plus, Lt. Neil S. Reyer, USAF wrote an article on the "Kordon Hotel" he helped to launch in Izmir in 1966: Izmir's Kordon Hotel - The Beginnings, A2/C Lewis B. Culkin Jr, USAF shared his memories of Trabzon in 1958/9 and A/2C Charles Sibert, USAF submitted a lenghty article on Incirlik Air Base, Adana detailing his service there between March 29, 1958 - January 10, 1960 with a lot of photos. Note that Mr Sibert is looking for Seyit Demirel, Turkish Air Force from Izmir who was sent to Dreux Air Base, France in 1960 for radio training.

I think the photos of this site is very interesting: there are many photographs of Turkey shot between 1950s-70s.



Saturday, May 16, 2009

Kaplumbağa Terbiyecisi (1906)

Prof. Dr. Edhem Eldem'in "Ressamlar, Kaplumbağalar, Tarihçiler..." * başlıklı yazısı Osman Hamdi Bey'in ünlü Kaplumbağa Terbiyecisi (1906) tablosu için yapılan yorumları "aşırı okuma" olarak nitelendiriyor. 2004 yılında Pera Müzesi tarafından 5TrilyonTL'e Erol Aksoy'dan satın alınmasıyla "yerli Mona Lisa" muamelesi görmeye başlayan tablo [1] sanat tarihçileri tarafından oldukça incelenmiş bir eser. Yazar, makalesinin başında Osman Hamdi konusunda çalışmaları olmasına rağmen sanat tarihçisi olmadığı için resimlerini yorumlamaktan çekindiğini belirtiyor ve "en büyük sıkıntılarımdan biri de bu tür yorumların biraz fazlaca rahat bir şekilde yapılıyor olmasıdır" diyor: "Bunu yapmak için de aslında Osman Hamdi Bey'in hiçbir yazılı ifadesine dayanmadan sadece resimlerde yer alan figürler, kompoziyon, konu, işleniş tarzı vs. üzerinden bu yorumlarını yapmaktadırlar."

Tablonun satışını takip eden aylarda Gazateci Emre Aköz "Aranızda hiç kaplumbağa tercbiyecisi gören var mı? Osman Hamdi Bey ve trilyonluk resimi" [2] başlıklı yazısında önemli bir soru sormuş: "Soru aklıma düştü: Osmanlı'da 'kaplumbağa terbiyeciliği' diye bir meslek, hüner var mıydı? Varsa kimler, nasıl icra ederdi...Peki acaba işin uzmanları bu konuda ne diyordu?" Edhem Eldem o zaman "muhtemelen bu sahnenin bir hayal ürünü olduğunu" söylemiş. Emre Aköz tarihçilerden "doğru dürüst" bir yanıt alamayınca "tarihçiliğimizin sırrını kendi kendine keşfetmişti: Belge veya bilgi yoksa yoruma kuvvet": "O zaman bunun 'simgesel anlamlarla yüklü' bir resim olduğunu söyleyebiliriz... Mesela Eczacıbaşı Sanal Müzesi'nde yer alan bir yorumda, Osman Hamdi'nin bu resmi yaparak, herhalde yavaş, miskin, tutucu çalışma arkadaşlarını hicvettiği yazılı."

Sanat tarihçilerinin yorumlarını özetlemeden önce bence ilginç bir biçimde Edhem Eldem Ekşi Sözlük'de bu tablo için yapılan yorumlara değiniyor. Burada yetersiz bilgisine rağmen her şeyi manalandırarak "ahkam kesen" "aydın" otorite figürüne dokundurmadan geçmiyor! Tablo yorumları için yazarın vardığı sonuç: "... mesele şu ki tarhçiler genellikle tablolardan hareketle Osman Hamdi Bey'i anlatmaya çalışıyor gibi gözükseler de aslında yaptıkları bunun tam tersi: Osman Hamdi'yi bir veri olarak alıp tablolarını o veriden hareketle okuyorlar...Osman Hamdi Bey'in fırçasından çıkıp da bütün bu ağır sembolizmi yüklediğimiz tablolardan herhangi birini Osman Hamdi'nin değil de başkasının, bir Batılının imzasıyla görmüş olsak da aynı şekilde yorumlar mıydık?...Metafor esastır, mana başattır, simge tabloyu yapıyor, gerisi teferruattır...Bu yüzdendir ki benim derdim aslında yorumlarla değil, ezici varlıklarıyladır. Bu mantığı aşırı ucuna kadar yürütürsek ...bir noktadan sonra tablolarına ihtiyaç kalmayacaktır veya daha da korkutucusu, yapmış olması gereken tabloları tesbit etmeye başlayacagız."

Sonrasında Edhem Eldem "kaplumbağa terbiyesi" konusuna geri dönüp "Google Book Search ve Fransız Milli Kütüphanesi'nin Gallica arama motoru"nu kullanarak Osman Hamdi Bey'in olası ilham kaynağını buluyor: "Nihayet işin sırrı çözülmüş oldu. Kaplumbağa terbiyesi diye bir sanat, Kaplumbağa terbiyecisi diye bir meslek vardır ve bunlara en azından on dokuzuncu yüzyılda Japonya'da rastlanabiliyordu...1869 yılında babası Edhem Paşa, Bağdat'da Midhat Paşa'nın maiyetinde bulunan oğlu Osman Hamdi'ye Le Tour de Monde'un o seneye ait ilk cildini yollamış, oğlu da bunu zevkle okumuştu. Söz konusu eserin 402. sayısında Japon kaplumbağa terbiyecisinin [3] gravürü yer almaktaydı...Artık galiba muhteşem Lale Devri'mizin "kapıkulu kaplumbağaları"nı rahat bırakmanın vakti gelmiş olsa gerek".

Edhem Eldem tablonun ilk adı olan "Kaplumbağalı Adam" başlığıyla uyumlu bir yorumu tercih ediyor ve "terbiye" yorumundan uzak duruyor: "Bundan çıkartacağımız bir sonuç da, Osman Hamdi Bey'in bir "mesaj" ressamından çok, esas olarak bir genre ressamı olduğu, dolayısıyla da asıl arzusunun hoş ve uyumlu bulduğu unsurları bir araya getirerek oluşturudğu kompoziyonların hayali de olsa bir yaşam anını yansıtmasını sağlayabilmek olduğudur." Bu arada Osman Hamdi Bey Edhem Eldem'in büyük büyük amcasıymış!

* Toplumsal Tarih, Mayıs 2009, s 20-30
[1] Wikipedia, tablonun Suna ve İnan Kıraç Vakfı tarafından 3.5 milyon USD'e Aralık 2004'de satın alındığını ve bu vakfın kurduğu Pera Müzesi'nde sergilendiğini yazıyor.
[3] Yazıda yapılan alıntılarda gravürdeki kaplumbağa terbiyecisinin "Koreli" olduğu söyleniyor.

Saturday, December 13, 2008

"Türk" Raymond Westerling (1919-1987)

"Türk" lakablı Raymond Pierre Paul Westerling II. Dünya Savaşı sonrası Endonezya'da yaptığı "kanlı" bastırma harekatlarıyla tanınan Hollandalı bir "komando" imiş. Ben "Türk"ü, biyografisini yazmak için bilgi toplayan bir tarihçi olan Frederik Willems'in Mete Tunçay'a gönderdiği bir e-postadan öğrendim*:

"Westerling [31 Ağustos] 1919'da babasının beş kuşaktır yaşadığı İstanbul'da doğmuş. Kendisi de 1941'de Nazi Almanya'sına karşı dövüşmek üzere Hollanda ordusuna katılmak için İngiltere'ye gidinceye kadar İstanbul'da yaşamış...Westerling'i solcular bir savaş suçlusu olarak görür ve menfur sayarlar, sağcılar ise sertliğinden ötürü ona bir kahraman gözüyle bakarlardı. Zamanın Hollanda gazetelerinde onun Türkiye kökenine çok dikkat çekilmiştir. Cesaretinin bundan geldiği ileri sürülmüş ve kendisine 'Türk' takma adı verilmiştir. Westerling 1987'de Hollanda'da öldüğünde İstanbul'daki ailesini bir daha hiç görmemişti. Ne yazık ki Türkiye'deki gençliği hakkında hemen hiçbir şey bilinmemektedir...Ben sadece onun 1925-1936 yıllarında St. Michel ve St.Jozef okullarına gittiğini biliyorum... Beyoğlu'nda, Cadde-i Kebir'de oturmuş. Babası antikacıymış. Pendik'de de bir yazlık evleri varmış."

Mete Tunçay bu konuda bilgisi olanların tuncay@bilgi.edu.tr adresine yazmalarını istiyor.

* Toplumsal Tarih, Aralık 2008, s 11

http://en.wikipedia.org/wiki/Raymond_Westerling

Business Plot (1933)

From Wikipedia, the free encyclopedia
The Business Plot ... was a political conspiracy in 1933 wherein wealthy businessmen and corporations plotted a coup d’état to overthrow United States President Franklin D. Roosevelt. In 1934, the Business Plot was publicly revealed by retired Marine Corps Major General Smedley Butler testifying to the McCormack-Dickstein Congressional Committee. In his testimony, Butler claimed that a group of men had approached him as part of a plot to overthrow Roosevelt in a military coup... In their final report, the Congressional committee supported Butler's allegations of the existence of the plot, but no prosecutions or further investigations followed, and the matter was mostly forgotten.
http://en.wikipedia.org/wiki/Business_Plot
http://www.huppi.com/kangaroo/Coup.htm

Friday, November 21, 2008

Karakin Demirciyan'ın Demiryolu Projesi (1911)

Doç. Dr. Mehmet Okur'un "Karakin Demirciyan'ın Demiryolu Projesi" * makalesini yeni okudum. Erzurum mebusu Karakin Demirciyan ve arkadaşları Meclis-i Mebusan'a "Şark-i Anadolu Şimendifer Projesi" sunmuşlar: "Doğu Anadolu vilayetlerine asırlardan beri hükmeden sefaletin başlıca sebebi nakliye vasıtalarından büsbütün yoksun olması olup...Bu olumsuz durumun değişmesinin yegane çaresi ise Trabzon-Sivas-Erzurum-Bitlis-Mamuratül-Aziz ve Diyarbakır vilayetlerini Karadeniz limanlarına bağlayacak bir demiryolunun acilen inşa edilmesidir." Aynı sıralarda Gümüşhane mebusları İbrahim Lütfi ve Hayri beyler Meclis-i Mebusan'a bir takrir sunarak Trabzon-Erzurum arasına demiryolu yapılmasını istemişler. [Bu sırada söz alan] "Erzurum mebusu Ohannes Varteks Efendi, Rusların kısa bir süre içinde Kafkasya'dan Sarıkamış'a kadar şoseler ve demiryolu hattı inşa ettiğini, buna karşılık Osmanlı tarafında bırakın demiryolunu, şose dahi bulunmadığını belirtmiş ve iki devlet arasındaki bir savaşta Rusların binlerce askeri bir haftada cepheye yığacağı, Osmanlı Devleti'nin ise böyle bir imkandan mahrum olacağı üzerinde durmuştur." Maalesef bu öngörü 1. Dünya Savaşı çıkınca gerçekleşdi! O zamanlar Ruslar Kafkas ticaretini ellerinde tutmak için Osmanlılar'ın bölgede demiryolu yapmalarını istemezken Almanlar Bağdat demiryolu için ugraşıyorlardı. Ermeni yurttaşlarımızın Doğu Anadolu'nun kalkınması için kabul görmeyen böyle bir öneride bulunmaları bence ilginç.

* Toplumsal Tarih, Kasım 2008, s 52-57